Gözlerimizde resmin.

Gözlerimizde resmin.
Gözümüzün izledigi resmin bize gülümsüyor, tanidik çizgiler var resminde.
Anlatir ilk zamanlari, bilgeligin ask tadinda, öyle alismisiz ki anlamli duygularina güzel hayallerine bir sevda olmali bu.

Ve sesinle çogaliyoruz gün be gün, kendimizi yaratiyoruz askinla .
Varoluyoruz resminle.
Adimiz tarihin bas sayfalarinda tüm renkler; zamanlar bizde tutsak.
Biz de sende...
[ Ajouter un commentaire ] [ Aucun commentaire ]

# Posté le mercredi 04 novembre 2009 12:19

AMA ÖYLE ZOR Kİ SENİ LAL DİLİMLE ANLATMAK...

AMA ÖYLE ZOR Kİ SENİ LAL DİLİMLE ANLATMAK...

Lal dilim,
Kaç tarih daha yazacaktı
Gidenlerin ardından
Kaç sesiz gidişte daha
Ölecektim habersiz
Vurgunken yüreğim her sevdaya
Kaç gidişe daha akacaktı
Gözyaşlarım
Kimin ülkesi bu?
Kimler yürüyor
Tozlu patikalarımızda
İzler bırakıyoruz
Yaralıyoruz!
Kimsesiz sabahlarda
Gidiyorsun baharlara
Çiçek açıyor baharlar gülüşlerin de
Hüznünle sevda'nın
Çığlıklarıyla ayrılıyor bizden...
Lal dilim seni hangi
Yürekli zamana yazdıracak?
Lal dilim kaç gidişin tarihini yazacak
Ve kaç gidişte hüzünlenecek?




Buda bizim Sarafinamız. Sarafina, Nelson Mandela beyaz ırkçı yönetimin tutsağı iken Güney Afrika'da doğan, Lideri Mandela'nın tutsaklığını içine sindirmeyen bir kız çocuğudur. Liderinin tutsaklığına alışmamak için ilkokul çağına geldiği günden, Mandela'nın özgürlük yürüyüşlerinin öncüsü olduğu güne dek, odasına astığı büyük portresiyle sohbet etti. Ona günaydın diyerek güne başlar, önlüğünü giyip okula gider, okul dönüşünde o günde onun için bir şeyler yapmamanın kendisine büyük acı verdiğini söylerdi, henüz ilkokul öğrencisiyken. Büyüyüp lise çağına geldiğinde ise Güney Afrika başta olmak üzere, tüm dünyada Mandela için başlatılan özgürlük yürüyüşlerinin lideri oldu bir anda. Tutsaklığına alışmadığı önderliğinin özgürlüğüne kadar dur durak bilmedi. Sonunda önderlerinin tutsaklığına alışmayan Sarafina ve Sarafinaların kararlı duruşları ve özgürlük yürüyüşlerinin baskısına dayanamayan Beyaz Irkçı yönetim Mandella'yı özgür bıraktı. Önderliğimizin tutsaklığına alışmayan Viyan Soran arkadaşımız da, 'Başkan Apo'ya özgürlük yürüyüşümüzün' başını çekti. Ama bizim özgürlük yürüyüşümüzün adı, dili ve eylemi Güney Afrikalıların özgürlük yürüyüşlerinden daha farklı. Bizim önderliğimizin özgürlüğü için başlatılan yürüyüş gerillanın eylemselliğidir. Viyan Soran arkadaşımız ise bedenini ateşe vererek bunun nasıl olduğunu herkese ateşin yakıcılığında ve kutsallığında gösterdi. Evet, o da tıpkı Güney Afrikalı Sarafina gibi Önderliğimizin tutsaklığına alışamadı. Alışamadığı bedenini ateşe vererek o da biz Kürtlerin Sarafinası oldu.
Yetişmek sana eylem güzeli, yetişmek bedenindeki ateşin gücüne. Sana ulaşmak, sende anlama, sende sevdaya, sende aşka erişmek için.
Bir sığınak aradım gözlerinin anlam dolu renginde. Bir selam aradım kadın yüreğinin sıcaklığında. Tüm olguların anlamı ve derinliği bakışlarındaki uzaklıkta saklı. Bakışların, kendine has bir anlatıcı. O bakışlardan dünyaya bakmak ne güzel. İnsanları tanımak, onları anlamak için hep gözlerine bakmak ya da onların gözlerini okumak gerekirmiş. Gözler onlara yalanın en uzak yanı. Bir parçada derinliği, seninde anlamına en yakın olan yanı gözlerindeki, yüreğindeki temiz ve çocukça saflığın gözlerine yansıması demektir. Viyan'ın gözleri, tüm yüreklerin türküsünü söylerdi bana. Tüm dünya'yı sardı sessizliğindeki çığlıkların. Sadece Kürt halkının değil, özgürlük için yüreği çarpan herkesin çığlığı, dili ve yüreklerindeki ateş oldun. Öyle ki gözlerindeki anlam dolu parıltıları hiçbir şairin eli varmaz anlatmaya. Özgürlük ateşiyle yanan yüreği anlatmaya varmaz, dili yazmayı beceremez kalemi. Bunu ancak bir gerilla anlatabilir, bir gerilla seslendirebilir yanık türkülerinde. Bir gerilla seni okuyabilir özgürlük özlemli şiirlerinde. Bir gerilla bakabilir uzaklı bakışlarınla dünyaya. Gerilla halkının umudu ve umutlarını anlatan biri, birileri ve senin silah arkadaşların olduğu için de...
Şimdi seni anlatmaya çalışıyorum. Ama öyle zor ki seni lal dilimle anlatmak... Mürekkebi tükenmiş kalemimle yazmak öyle zor ki...
Viyan, ilk gördüğüm hızlı adımlarla özgürlüğe koşan Soran kızıydı. Beni duruşuyla çok şaşırtmıştı, unutulmayacak izler bıraktı. Olgun, sakin, asil duruşlu Soran kızı... Belki de bundan dolayı unutulmayacak izler bıraktı bende, geleceğin resimlerini çizdi yüreğime. Bir yanı olgun çözüm gücü olan, diğer yanı ise çocuk ve kadın saflığı. İşte bu iki yanı düşlerimdeki sevgilinin sesi, yüreği, eylemi olmuştu. Yaşayan bir eylemci bugüne değil, her günde, her anda, her zamanda yüreğime girmişti. O yaşarken de eylemciydi, eylem güzelimizdi. Zorlu bir süreci yaşadık birlikte ama o hep güçlüydü, hep asiydi. İçimde ona derin bir hayranlık uyanırdı, ona benzemek, onun gibi olmak isterdim hep. Etkin bir kişiliğe sahipti. Savaşçıyken de, komutanken de hep aynı mütevazılığa sahipti. Birlikte yaşadığı arkadaşlarının yüreğinde yer edinmeyi biliyordu. Yaşarken yoldaşlarının yüreğinde taht kuran Soran kızı şimdi ise tüm halkların yüreğinde yer edindi.
Her sessizlikte bir eylem güzeli yatarmış. Her sessizlikte bir anlam güzeli gizliymiş. Özgürlük hayallerimizin güzeli, yüreklerimizin türküsü güzelliğin nasıl anlatılacağını, nasıl yazılacağını, nasıl dile getirileceğini gösterdi.
Sana söylediğimiz hangi türkü dillere karışır, eylemin hangisini sarar inadın?
Ey derinliğin, güzelliğin, sevginin, anlamın, öze dönüşün ve özgürlük aşkının sevdalı güzeli!
Bir tanım gerek yürekliliğine. Gözlerin bin yılık tarihimizin anlatıcısı, anlam ve derinliği... Düşünmek, seni tüm yürekliliğimizle, tüm tutkularımızla anlatmak, seni yaşamak... Ve sende yeniden hayat bulmak... Umuda, aşka, sevdaya ve ülkeye bağlanmak, tutkulu kalmak, sevmek her şeyiyle bu toprakları. “Toprakları” sende sevmek, senin yürekliliğinden ulaşmak özgürlük aşkına.
Yüreklerimizden nehirler çoğaltıyoruz. Yüreklerimizde nehirler büyütüyoruz. Dünya'ya yeniden gelmek, dünyayı yeniden yaşamak, dünya'ya yeniden sarılmak misali. Yüzümüz sana dönük, yüreğimiz sana tutkulu. Sınırsızlığımız, anlamımız kadın olmanın bilinci, eylemi, sesi, yüreği ve beyini Viyan'da. Onun iradeli, eylemci ruhunda... Özlem bitiren güzel yürüyüşünde...
O bir özgürlük militanıydı. O'nu kaleme almak, O'nu yüreklerin akışında anlatmak, seslendirmek yarına... Umut bağlamak, zafere ulaşmak gibi bir şey. O hiçbir mekâna bağlı kalmadı. Mekânların tutsağı olmadı. Mekânı kendisine tutsak etti. O tüm zamanlarda yer edindi, tüm zamanlarımızda yeşerdi ve yaşattı kendisini. Zamanların hepsinde yeşerdi, zamanların hepsine kök saldı. Sevinçlerimizin, hüzünlerimizin, acılarımızın ve mutluluklarımızın tümüne yerleşti.
Yollara düştük en çocukça hayallerle. Uzun sonsuzluktaki hayatta bulacaktık sevinçlerimizi. Tutkularımız için yürüyoruz. Özlemlerimiz için. Kurduğumuz hayaller için yürüyoruz. Hayallerimiz uğrunda şehit de düşsek onları hiçbir zaman yıkmadık. Hiç kimsenin yıkmasına da izin vermedik.
Tutkularımızın yolcusuyuz. Onlar için tüm zamanlara akmak istiyoruz. Tüm zamanların kahraman yüreklisi olma yollarıdır bizimkisi. İşte size Kahramanlarımız, Viyan gibi koca yürekli yeni bir kahraman daha armağan ediyoruz.
Viyan, yeri geldiğinde iyi bir asker, iyi bir komutan, iyi bir öncü, iyi bir savaşçı, yeri geldiğinde de iyi bir siyasetçi, iyi bir sanatçı ve iyi bir edebiyatçı olmasını bilen biriydi. Duygu yüklü, adeta bir duygu çağlayanıydı. Gözlerinde tüm kadınlara dair taşıdığı anlam, yağmur damlaları gibi sürekli mevsimini bulduğunda akar, karışırdı yarımlıklarımıza.
Devrimciler zamanın tüm sırlarını göğüslemiş insanlardır bizde. Viyan yoldaşım da, özgürlük mücadelesine gönül vermiş birçok arkadaşımız gibi kendisini bu kavgaya adamış ve kaygısızca yürüyen dönemin en iyi devrimcilerinden biri olduğunu gösterdi. Gittiği her yerde kendisine dair derin izler bırakıp yüreklerde yer edinip etkileyici izler bıraktı. Gülüşlerine, sevinçlerine, bakışlarına hep bir burukluk, bir özlem ve bir arayışı yansırdı. Önderliğe ulaşmanın özlemi bakışlarında bir burukluk yaratmıştı.
Tüm zamanların içinde zamanların çağlayanı gibiydi. Her zamana yetişebiliyor, her zamanda kendisini var edebiliyordu. Zamanla yarış içerisindeydi. Özgürlüğe ulaşmak için acele ediyordu. Hayatımızda boşa akıp giden zamanı durdurmak istercesine yürüyordu.
Heval Viyan zamanlara tutundu, en zor süreçlerde bile kendisini var edebildi. Ayakta durdu ve farklılığını ortaya koydu. Farklılık değişken bir kavramdır. Ama her insanın kendisine has bir farklılığı vardır.
Viyan arkadaş bu farklılığı iyi tanımladı. Duruşundaki asalet, gözlerindeki hüzün, başarma inatçılığı, azminin yoğunluğu onu farklı kılıyordu, kıldı.
O tüm tutsak zamanları özgürleştirdi. Tutsaklıktan yana akan zamanların akışını özgürlük aşkından yana çevirdi. Hayatın her yüzünde yaşamının umudu, kavuşmanın heyecanı gibiydi. Özgürlük militanları özgürlük aşkına, özgürlüğün sevdasına gönül verenler tüm zamanlarda yeşermeyi başarmışlardı. Kimi zaman hayatı tüm ciddiyetiyle yaşarken, kimi zaman ise bir çocuk saflığında hayaller kurardı. Hayata bir çocuk sevinci ve masumiyetiyle bakardı. Hayal dünyası geniş olan Viyan arkadaş tıpkı bir çocuk gibi bazen insanı şaşırtan, insanda hayranlık uyandıran davranışlarda da bulunurdu. Davranışları, yaklaşımları, sessizliği ve her şeyinde bir çocukluk, bir çocuk sevincinin hüznünü görmek mümkündü.
Kürdistan'ın deli dolu hayat nehrinin akışı ve delice sevdalısıydı. Eylem heyecanında yaşadı. Halkı ile halklara gönül verenlerin adı oldu. Toprak sevgisinin, ülke sevgisinin çağlayanı ve yarına umut bağlayanıydı.
Gerçekleştirdiği yüce eylemle, eylem heyecanında ve büyüklülüğünde ayrıldı aramızdan. Zılgıtlar ve alkışlarla uğurlandı. Kendisine, gözlerine dair bir yanımızda hüzün bir yanımızda sevinç bırakıp gitti.
Viyan yaralayan, öldüren insanı kendisine yabancı düşüren her olguya karşı bir çığlık oldu. Herkesin ölüm sessizliğine gömüldüğü, kulakların duymadığı, yüreklerin hissetmediği, dünyanın sağırlaştığı bu insanlık onurunun ayıbı, Önderliğin tecridi karşısında sessiz kalmayı yakıştırmadı kendine.
Viyan isminin anlamı gibi iradeli, donmuş yürekleri sarsan ve beyinleri durduran bir eylemle tarihin gizine ismini yazdırdı.
Soran kızı Viyan, yaptığı bu eylemle donmuş yüreklere ve beyinlere ses oldu.
Bizde kahramanlar yaşar. Kahramanlar yüreklidirler. Çünkü taşıdıkları büyük yürekleriyle kahramandırlar...

Sarya Onur
[ Ajouter un commentaire ] [ Aucun commentaire ]

# Posté le mercredi 29 juillet 2009 19:35

APPEL URGENT POUR SAUVER UNE VIE. NE RESTONS PAS INDIFFERENTS. LIBERTE POUR GÜLER ZERE

APPEL URGENT POUR SAUVER UNE VIE. NE RESTONS PAS INDIFFERENTS. LIBERTE POUR GÜLER ZERE
Dans les prisons de Turquie où règne le modèle de l'isolement et du traitement (un euphémisme qui désigne le programme de dressage des prisonniers politiques, NDT), une détenue est sur le point de mourir. Bien que la Turquie ait signé toutes les conventions internationales relatives à la protection des droits de l'homme et du prisonnier, les violations des droits du détenu et la mort y sont légion. D'après les organisations humanitaires indépendantes, en Turquie, 306 personnes seraient mortes dans les centres d'enfermement de 2000 à 2009. La nouvelle proie du régime carcéral en Turquie est à présent une prisonnière politique dénommée Güler Zere, âgée de 37 ans et privée de liberté depuis 14 ans.

Après avoir été condamnée par la Cour de sûreté de l'Etat (DGM) de Malatya, Güler Zere avait été incarcérée à la prison de Elbistan. C'est là que son cancer avait été diagnostiqué. Si elle a l'article de la mort aujourd'hui, c'est parce que son cancer n'a été dépisté que tardivement et que le traitement de sa maladie s'est heurté aux prétextes du « chacun son tour » et du « manque de place ».

Etant entendu que « l'effet accru de la douleur et du chagrin inhérents à la peine » produits par une « longue privation de liberté » constituent en soi un mauvais traitement, il n'est pas nécessaire de recourir activement à un pareil traitement pour causer du tort à un détenu. Dans l'application de la peine, une indifférence entraînée par « une insuffisance généralisée ou par un enchaînement de négligences individuelles » peut aboutir aux mêmes conséquences. L'échec et l'indifférence observés lors du traitement médical doivent par conséquent être considérés comme des preuves de mauvais traitements. La direction pénitentiaire a en effet affiché une indifférence totale de sorte que la maladie de la prisonnière a atteint un point de non-retour. Par conséquent, les articles 2 et 3 de la Convention européenne des droits de l'homme (CEDH) qui garantissent respectivement le « droit à la vie » et l'interdiction « de la torture, des peines ou traitements inhumains ou dégradants » ont été gravement bafoués.

L'article 16 de la loi 5275 sur l'application des peines et des mesures de sécurité prévoit l'annulation de la peine si ses effets outrepassent les buts qui caractérisent cette peine. D'après le paragraphe 2 de cet article, il y a annulation de l'application de la peine en cas de manque de moyens pour les traitements médicaux ou s'il s'agit d'une maladie nécessitant une hospitalisation prolongée ou encore si le maintien du malade dans le service hospitalier de la prison constitue un danger imminent pour sa vie. C'est précisément ainsi que doivent être considérées la nature de la maladie de Güler ZERE et les négligences rencontrées au cours de son traitement. Malgré cette nécessité impérieuse, à nos jours, nos diverses requêtes sont restées lettre morte.
Par la présente, nous demandons une nouvelle fois la libération immédiate de Güler ZERE telle que la loi l'y autorise. Toute attitude contraire entraînera inéluctablement sa mort. Nous appelons l'opinion publique à empêcher ce nouveau décès.


HALKIN HUKUK BÜROSU
BUREAU DU DROIT DU PEUPLE


Pour toute correspondance avec Güler ZERE :
Çukurova Üniversitesi Balcalı Araştırma Hastanesi Mahkum Koğuşu/ADANA
Ve Karataş Hapishanesi/ADANA

Envoyez vos lettres de protestation au ministère turc de la justice :

TC. Adalet BAKANLIĞI
06669 KIZILAY/ANKARA
TEL: 90 (312) 417 77 70
FAKS: 90 (312) 419 33 70

________________________________________________________________________________________

..Ben ancak kendi yüreğimi verebilecek güçteyim...
..Huner direweke kû rastî hîna me dike..
________________________________________________________________________________________


# Posté le vendredi 09 janvier 2009 20:11

Modifié le jeudi 09 juillet 2009 15:48

İmzanız düşündüğünüzden daha güçlü....Your signature is more powerful than you think

________________________________________________________________________________________

..Ben ancak kendi yüreğimi verebilecek güçteyim...
..Huner direweke kû rastî hîna me dike..
________________________________________________________________________________________


# Posté le vendredi 09 janvier 2009 17:25

Modifié le dimanche 17 mai 2009 10:37

Amed'in Kalbi, Kürt'ün Karnı

  Amed'in Kalbi, Kürt'ün Karnı
Almanya, Hollanda, Danimarka, İngiltere, Fransa, Norveç ve İsveç... başka bir deyişle, hiçbir zaman 'Avrupa' ve 'Avrupalı' olamamış kendi ülkesi dışındaki birçok Avrupa ülkesinde yeteneği ve insancıllığıyla takdir toplamış; bu ülkelerin birçoğunda karikatür ve resim sergileri açmış, Türkiye'de İnsan Hakları Derneği'nin en önemli ve aktif mücadelecilerinden biri olmuş, sonra bir de edebiyata bulaşınca ilk iş olarak, “Krallar ve Soytarılar”ı1 çırılçıplak soyup; “'Kral öldü! Ama daha önemlisi, soytarı da öldü' diye haykıracağımız günler”in geleceğini müjdelemiş Erol Anar, “Diyarbakır'a Yağmur Yağıyor, Türkiye Islanıyor” başlıklı yazısında, 90'lı yıllardaki bir Newroz'dan izlenimlerini aktarıyordu...



Diyarbakır'da, lastik satan ne kadar dükkan varsa, iki-üç gün önceden polisler tarafından kapatıldığı için, yakacak bir şey bulamayınca üstlerindeki kıyafetleri tutuşturarak yükseltmeye çalıştıkları ateşin üzerinden sırayla atlayan gençler, yaşlılar, kadınlar, çocuklar hep aynı şeyi söylüyorlardı: “Newroz pîroz be”! Her ne kadar “pîroz” olması, o kadar kolay olmasa da!



Erol Anar'ın da içinde bulunduğu İnsan Hakları Derneği heyeti, şehrin diğer semtlerindeki kutlamaları da izlemek üzere dolaşmaya başladığında, Bağlar mahallesindeki koca ateşe rastlıyor ve orada bir süre duraklıyorlardı. Özellikle kadın ve çocukların ağırlıklı olduğu bu grubun yaktığı ateşin yüksekliğinin sırrı, kalabalığın biraz gerisinde duran araba görüldüğünde anlaşılacaktı. Arabanın bütün lastikleri sökülmüş ve bayramın ateşli coşkusu, sonuna kadar teslim edilmişti. Tam bu sırada çatık kaşlı, esmer bir çocuğun sorgulayıcı bakışları çarpıyordu Erol Anar'ın gözlerine. O da başını hafifçe eğip gülümsüyordu çocuğa. Çocuk ciddiyeti ve mesafeyi bozmak istemeyen yetişkin edalarıyla, “Siz gazeteci misiniz” diye soruyor; Anar, gazeteci değil, İnsan Hakları Derneği'ne bağlı bir heyet oldukları karşılığını veriyordu. Tabii, bir sonraki sorunun ne denli zor olacağını hesaplayamadan! İşte o zaman, henüz hiçbirimizin doğru dürüst yanıtlayamadığı o 'zor soru' dökülüyordu çocuğun dudaklarından:



- İnsan hakları ne demek?



Sanırım bu soruyu ancak, Kâhtalı Mıçı gibi ve sadece onun kadar yanıtlayabiliriz:



- Valla, ne bülüm ben!



* * *

Hiçbir şeye kolay tutunamayan, ama hiçbir şeyden de kolay vazgeçemeyen; umudun bir küçücük zerresinin düştüğü her sayfaya ilk mürekkep damlasını akıtmaya meyyal, ama sonunda bütün sayfaları karaya hapsedilen; gerçek bir barışın ilk harfini sırtlanmaya her daim hevesli, ama o bir tek harf için bile katliamlardan katliam beğeneceğini de pekâla bilen; bir defa gelen ve sonsuz kez giden; bir defa yenip, ömür billah yenilen; yüreği kendinden evlâ, vicdanı aklından berrak bir kadının, mevsim şaşırtan bir renk atlasını andıran gözlerinde gördüm ben Diyarbakır'ı. Gördüm ve öyle vuruldum. Ama şom ağzımdan çıkan oldu ve “Dicle'nin doyurduğu, Dicle'ye adandı” sonunda. O, başka şehirlere baş eğemedi; ben de atlasın uzağına savruldum.



Kolay kolay anlatamadığınız ve anlayamadığınız şehirler, bazı insanları anlatır size. O insanlar sizin haritanızda, o şehirlerin aslıdır. O yüzden şöyle yazar Karin Karakaşlı, “Sevdalının İstanbul'u”nda: “Sevdiğinin yanı başı. Daha önce hiç uğranmamış, şimdi ise ezbere yürünen bir semt, bir köşe, bir sahil kenarı. Koca İstanbul'un özeti bir çift göz, bir gülüş, bir hasret kucaklaşması. Dalgınlıkla fark edilen binbir şehir ayrıntısı. Sevdalının İstanbul'u en çok; kâh ağlatan, kâh gülümseten bir göz dalması...”2



Ama bazı aşklar gibi, bazı şehirler de 'imkansızdır'. Cevat Çapan'ın “Soluk Soluğa”3 şiirinde söylediği gibi, “Araya her zaman bir şeyler girer”. O şehirlere bırakın sımsıkı sarılmayı, dokunmak bile olanaksızdır. Bazı kadınlar gibi, bazı şehirler de kendi içlerine bir kez çekilmeye görsünler, bir daha dışarı çıkaramazsınız. Dışarıda kendilerini tüm cömertlikleri ve güzellikleriyle sundukları, kocaman, ama hep saklı ve sallantılı bir dünya; içeride, içlerinde en korkunç depremin bir dalı bile kıpırdatamayacağı en hakiki, en kudretli, en erişilmez dünya.



Bazı kadınlar/şehirler var ya, yoklukları önünde bile yalnızca diz çökebilir dünya.



Diyeceğim o ki: Diyarbakır'ı yıkamazsınız! Şehrin çatık kaşlı, küçük civanlarının sorularına uyduruk bir yanıt bile bulamamış; varını yoğunu tüketmek için bin bir sefer düzenleyip, kalesinden ne bir taşı yürütebilmiş, ne üstüne koyabilmiş siz, apoletli zalimler: Diyarbakır'ın kılına bile dokunamazsınız! “Amed tükürse, sel basar” ömrünüzü. Bir küçücük çocuğun fırlattığı taşla, tahtalıköyü boylarsınız. Kederine geç kaldıklarınızın, keyfinde pataklanırsınız.



Siz var ya siz, Amed'i aç bırakamazsınız!



* * *



İşte, “en olmadık dağlara düş iliştiren” insanlarının gözlerinden o deli, öfkeli, çocuksu, hüzünlü ve neşeli kederin hiç eksik olmadığı Diyarbakır, öz be öz açlığına talip şimdi. 'Talim' değil, talip!



DTP'ye (ama o kadar basit değil), daha doğrusu Kürtler'in siyasi iradelerine yönelik olarak başlatılan ve siyasi (haybeden) iktidarla, haki(ki) iktidar TSK'nın harikulade bir ortaklıkla yürüttüğü operasyonlara karşı Kürtler, “Zaten hiç doyamadık, bari hepten aç kalalım” dedi ve Amed'in ortasına oturdu! Size şunun teminatını verebilirim: Bu Kürtler var ya, çok iyi oturur! Hani “mideye oturmak” diye bir deyim vardır ya; siz “damarına basmak” deyiminde hiç durmadan Kürtler'e başrolü kapaklarsanız, onlar da gelip sizin 'midenize oturur'. Kaldıramazsınız! Bunu her anlamda söylüyorum: Hem oturdukları yerden kaldıramazsınız, hem oturdukları yere yükledikleri ağırlığı (anlamı) kaldıramazsınız!



Kürtler'in neden bu kadar güzel 'oturduğunun' cevabı da, Kürtler'i neden 'aç bırakamayacağınızın' cevabı gibi, “Mankara'nın taşı”nda (Yaşar Kurt'a sevgiler!) gizli. Kürtler iyi oturuyor, çünkü ayakta durmalarına izin vermiyorsunuz. Kürtler'i aç bırakamazsınız, çünkü bugüne kadar siz doyurmadınız!



Kürt şehirlerinde, “insan” ve “hak” kelimelerinin yan yana gelmesini ömürleri boyunca beklemiş, bu dileklerinin gerçekleşmesinin imkansızlığını görünce de ölümü beklemeye başlamış 90'lık ninelerle dedeler, yıllardır 'oturuyorlar' ve onca yoksulluğa, onca imkansızlığa rağmen de, gayet toklar, bilesiniz! “İnsanca bir yaşam”a aç değiller, çünkü sizinle kıyasladığımızda görüyoruz ki, son derece insanca yaşıyorlar zaten. Zira insanlığın değeri, sizin aşağılık piyasalarınızdaki 'çul-çaput' endeksiyle körelmedi henüz. (Artık, önünüzdeki maçlara bakarsınız!) Ama evet, barışa aç oldukları doğrudur; ben bizzat şahidim! Onlar, ne kadar dışarı itmeye çalışsanız da, kaçınılmaz bir biçimde iç içe geçtikleri kardeşleriyle burada ve böyle yaşamak istiyorlar. 'Öyle' değil ama, böyle! Oldukları ve daha fazlasını, daha azını, daha farklısını olmak istemedikleri gibi. Kendileri gibi. Onlar daha küçücük çocuklarken, barışı beklemekten sıkılmış ve muhtemelen gözleri açık gitmiş kendi dedeleri gibi. Sordukları soru da, o kadar basit ki. Bilirsiniz, insanlar yaşlandıkça daha 'kolay yerlerden' sormaya, hatta çoğu zaman da sormamaya başlarlar çünkü. Diyorlar ki: “Böylesi bir dilek için savaşılır mı? Neden 'olduğum gibi' kalmak için, silah kuşanmak zorunda kalayım?”



Var mı bir cevabınız? Yok herhalde. O zaman devam edelim:





Kürt şehirlerinde, “insan” ve “hak” kelimelerini ayrı ayrı verdiğinizde, cümle içinde dilleri, elleri döndüğünce kullanabilecek, ama aynı kelimeler yan yana geldiğinde kaşlarını çatıp, sorgulayan, hatta açık seçik ve gayet haklı bir biçimde hesap soran bakışlarını gözlerinizin tam içine dikecek güzeller güzeli çocuklar da, artık 'müsait bir yer' aramaksın 'oturmaya' hazırlanıyorlar... Onlar, barışın hakim olduğu bir ülkenin, henüz kimliklendirilmedikleri, kimlik bilmedikleri için umutlu, ama kendi ailelerince kimliklendirildikten, sizin tarafınızdan da yaftalandıktan hemen sonra yüzleri daha da asılacak, kaşları daha çatılacak, 'bilinmeyen' bir hayatın aday adayları. Kürt çocukları, gözleri nemli dedelerinin ellerinden tutmuş, kendi açlıklarına talipler şimdi. Yokluklarının değil ama, varlıklarının açlığına. Murathan Mungan'ın “Beşpeşe”de4 bahsettiği o “taşı taş yapan kaderi” gibi, “Kürt'ü Kürt yapan kaderin” açlığına.



Onları öldürebilirsiniz; bunu uzun zamandır başarılı bir biçimde de yapıyorsunuz zaten. Onları panzerlerinizin altında ezebilirsiniz, yaşlarından çok kurşun sıkabilirsiniz; nasıl bir “çatışma”ysa artık, evlerinin salonlarında çizgi filmlerini izleyip neşeyle gülüşürlerken, alınlarının çatısından vurabilirsiniz. Onları kuyulara gömebilirsiniz, onları memleketlerinden ve hayatlarından çileli bir sürgüne gönderebilirsiniz, canlarını istediğiniz kadar yakabilirsiniz; ama onları büyütmeyen bu acılar nedeniyle her biri biraz 'çocuk' olan KÜRTLER'i, aç bırakamazsınız.



Çocuklar, ki onlar dedelerinden de fazla yer kaplar; bir otururlarsa, ne yapsanız, baş edemezsiniz.



Çocuk oturur, kaldıramazsınız! Kalkar, durduramazsınız!



Ve bir gün, artık cevabını alamadığı sorular sormaktan sıkılan çocuk da yıkar perdeyi, haykırır çığlık çığlığa:



Sen, apoletli devlet, merhametsiz adalet! Sen mi aç bırakacaksın bizi? Bugüne kadar hiç doyurdun mu ki, şimdi aç bırakacaksın?



Çekil tahtına, kendi aç gözlü 'tokluğuna' tap; AÇLIK BİZİMDİR!



'Ferman padişahın, dağlar bizimdir'!

________________________________________________________________________________________

..Ben ancak kendi yüreğimi verebilecek güçteyim...
..Huner direweke kû rastî hîna me dike..
________________________________________________________________________________________


# Posté le vendredi 09 janvier 2009 17:55

Modifié le mercredi 06 mai 2009 10:42

Bir büyük gözaltı hayatımız, Ölü çocuklar coğrafyasında kayıp destanı hikayemiz, melekler anaların dilsiz yasında
Bebeler ergen doğuyor, ninniler kahramanlık masalları yaşayan bu kanlı haritada taşırken iki büklüm onca yası
Bu korkunç bataklık yutuyor körpe tomurcukları dört kitap yazıyor
Eşittir tanrının çocukları...

Sezen Aksu


__________________________________________________________________________________

..Ben ancak kendi yüreğimi verebilecek güçteyim...
..Huner direweke kû rastî hîna me dike..
________________________________________________________________________________________


# Posté le vendredi 09 janvier 2009 17:49

Modifié le dimanche 17 mai 2009 10:55



Seçimleri yazacaktım. Yazamadım. Elim varamadı klavyenin tuşlarına.
Nasıl yazabilirdim ki?
Kan akıyordu.
Kan akıyordu.
Amara'da, Aligor'da.
Kan fışkırıyordu kafatasından. Haki Karer yaşındaki Mustafa Dağ'ın kafatasından.
Kafatası paramparça. Oluk oluk kan fışkırıyor.
Bu baharda çağlayacak pınarlar yerine.
İçiyor Türk cellatları doyamıyor kanımıza.
Yeminim var. Andım var.
O görüntüyü unutmayacağım.
Yeminim var. Andım var.
Bu katliama karşı yemini olmayanı.
Bu katliama karşı harekete geçmeyeni.
Bu katliama karşı hissizleşeni.
Bu katliama karşı sessiz kalacağını düşünebileni.
Her kim olursa olsun, insandan ve canlıdan saymayacağım.
Yeminim var. Andım var.
Bunu katbekat ödeteceğim.
Ve buradan çığlık atıyorum.
Bu bir intikam ve çağrı çığlığıdır.
Kürdistan'da AKP'nin hiçbir meşrutiyeti kalmamıştır.
AKP'nin insanlık dışı, katliamcı ve soykırımcı katiller güruhu olduğu tescillenmiştir.
Bundan sonra AKP'lilerin tek hakkı kalıyor.
O da yaptıklarının mislisinin karşılığını görme hakkıdır.
Kürt halkının yiğit ve delikanlı evlatları bunun hesabını sana soracaktır.
Katiller güruhu AKP.

Özgür Bilge





__________________________________________________________________________________

..Ben ancak kendi yüreğimi verebilecek güçteyim...
..Huner direweke kû rastî hîna me dike..
________________________________________________________________________________________


# Posté le vendredi 09 janvier 2009 17:17

Modifié le jeudi 30 avril 2009 12:44