Almanya, Hollanda, Danimarka, İngiltere, Fransa, Norveç ve İsveç... başka bir deyişle, hiçbir zaman 'Avrupa' ve 'Avrupalı' olamamış kendi ülkesi dışındaki birçok Avrupa ülkesinde yeteneği ve insancıllığıyla takdir toplamış; bu ülkelerin birçoğunda karikatür ve resim sergileri açmış, Türkiye'de İnsan Hakları Derneği'nin en önemli ve aktif mücadelecilerinden biri olmuş, sonra bir de edebiyata bulaşınca ilk iş olarak, “Krallar ve Soytarılar”ı1 çırılçıplak soyup; “'Kral öldü! Ama daha önemlisi, soytarı da öldü' diye haykıracağımız günler”in geleceğini müjdelemiş Erol Anar, “Diyarbakır'a Yağmur Yağıyor, Türkiye Islanıyor” başlıklı yazısında, 90'lı yıllardaki bir Newroz'dan izlenimlerini aktarıyordu...
Diyarbakır'da, lastik satan ne kadar dükkan varsa, iki-üç gün önceden polisler tarafından kapatıldığı için, yakacak bir şey bulamayınca üstlerindeki kıyafetleri tutuşturarak yükseltmeye çalıştıkları ateşin üzerinden sırayla atlayan gençler, yaşlılar, kadınlar, çocuklar hep aynı şeyi söylüyorlardı: “Newroz pîroz be”! Her ne kadar “pîroz” olması, o kadar kolay olmasa da!
Erol Anar'ın da içinde bulunduğu İnsan Hakları Derneği heyeti, şehrin diğer semtlerindeki kutlamaları da izlemek üzere dolaşmaya başladığında, Bağlar mahallesindeki koca ateşe rastlıyor ve orada bir süre duraklıyorlardı. Özellikle kadın ve çocukların ağırlıklı olduğu bu grubun yaktığı ateşin yüksekliğinin sırrı, kalabalığın biraz gerisinde duran araba görüldüğünde anlaşılacaktı. Arabanın bütün lastikleri sökülmüş ve bayramın ateşli coşkusu, sonuna kadar teslim edilmişti. Tam bu sırada çatık kaşlı, esmer bir çocuğun sorgulayıcı bakışları çarpıyordu Erol Anar'ın gözlerine. O da başını hafifçe eğip gülümsüyordu çocuğa. Çocuk ciddiyeti ve mesafeyi bozmak istemeyen yetişkin edalarıyla, “Siz gazeteci misiniz” diye soruyor; Anar, gazeteci değil, İnsan Hakları Derneği'ne bağlı bir heyet oldukları karşılığını veriyordu. Tabii, bir sonraki sorunun ne denli zor olacağını hesaplayamadan! İşte o zaman, henüz hiçbirimizin doğru dürüst yanıtlayamadığı o 'zor soru' dökülüyordu çocuğun dudaklarından:
- İnsan hakları ne demek?
Sanırım bu soruyu ancak, Kâhtalı Mıçı gibi ve sadece onun kadar yanıtlayabiliriz:
- Valla, ne bülüm ben!
* * *
Hiçbir şeye kolay tutunamayan, ama hiçbir şeyden de kolay vazgeçemeyen; umudun bir küçücük zerresinin düştüğü her sayfaya ilk mürekkep damlasını akıtmaya meyyal, ama sonunda bütün sayfaları karaya hapsedilen; gerçek bir barışın ilk harfini sırtlanmaya her daim hevesli, ama o bir tek harf için bile katliamlardan katliam beğeneceğini de pekâla bilen; bir defa gelen ve sonsuz kez giden; bir defa yenip, ömür billah yenilen; yüreği kendinden evlâ, vicdanı aklından berrak bir kadının, mevsim şaşırtan bir renk atlasını andıran gözlerinde gördüm ben Diyarbakır'ı. Gördüm ve öyle vuruldum. Ama şom ağzımdan çıkan oldu ve “Dicle'nin doyurduğu, Dicle'ye adandı” sonunda. O, başka şehirlere baş eğemedi; ben de atlasın uzağına savruldum.
Kolay kolay anlatamadığınız ve anlayamadığınız şehirler, bazı insanları anlatır size. O insanlar sizin haritanızda, o şehirlerin aslıdır. O yüzden şöyle yazar Karin Karakaşlı, “Sevdalının İstanbul'u”nda: “Sevdiğinin yanı başı. Daha önce hiç uğranmamış, şimdi ise ezbere yürünen bir semt, bir köşe, bir sahil kenarı. Koca İstanbul'un özeti bir çift göz, bir gülüş, bir hasret kucaklaşması. Dalgınlıkla fark edilen binbir şehir ayrıntısı. Sevdalının İstanbul'u en çok; kâh ağlatan, kâh gülümseten bir göz dalması...”2
Ama bazı aşklar gibi, bazı şehirler de 'imkansızdır'. Cevat Çapan'ın “Soluk Soluğa”3 şiirinde söylediği gibi, “Araya her zaman bir şeyler girer”. O şehirlere bırakın sımsıkı sarılmayı, dokunmak bile olanaksızdır. Bazı kadınlar gibi, bazı şehirler de kendi içlerine bir kez çekilmeye görsünler, bir daha dışarı çıkaramazsınız. Dışarıda kendilerini tüm cömertlikleri ve güzellikleriyle sundukları, kocaman, ama hep saklı ve sallantılı bir dünya; içeride, içlerinde en korkunç depremin bir dalı bile kıpırdatamayacağı en hakiki, en kudretli, en erişilmez dünya.
Bazı kadınlar/şehirler var ya, yoklukları önünde bile yalnızca diz çökebilir dünya.
Diyeceğim o ki: Diyarbakır'ı yıkamazsınız! Şehrin çatık kaşlı, küçük civanlarının sorularına uyduruk bir yanıt bile bulamamış; varını yoğunu tüketmek için bin bir sefer düzenleyip, kalesinden ne bir taşı yürütebilmiş, ne üstüne koyabilmiş siz, apoletli zalimler: Diyarbakır'ın kılına bile dokunamazsınız! “Amed tükürse, sel basar” ömrünüzü. Bir küçücük çocuğun fırlattığı taşla, tahtalıköyü boylarsınız. Kederine geç kaldıklarınızın, keyfinde pataklanırsınız.
Siz var ya siz, Amed'i aç bırakamazsınız!
* * *
İşte, “en olmadık dağlara düş iliştiren” insanlarının gözlerinden o deli, öfkeli, çocuksu, hüzünlü ve neşeli kederin hiç eksik olmadığı Diyarbakır, öz be öz açlığına talip şimdi. 'Talim' değil, talip!
DTP'ye (ama o kadar basit değil), daha doğrusu Kürtler'in siyasi iradelerine yönelik olarak başlatılan ve siyasi (haybeden) iktidarla, haki(ki) iktidar TSK'nın harikulade bir ortaklıkla yürüttüğü operasyonlara karşı Kürtler, “Zaten hiç doyamadık, bari hepten aç kalalım” dedi ve Amed'in ortasına oturdu! Size şunun teminatını verebilirim: Bu Kürtler var ya, çok iyi oturur! Hani “mideye oturmak” diye bir deyim vardır ya; siz “damarına basmak” deyiminde hiç durmadan Kürtler'e başrolü kapaklarsanız, onlar da gelip sizin 'midenize oturur'. Kaldıramazsınız! Bunu her anlamda söylüyorum: Hem oturdukları yerden kaldıramazsınız, hem oturdukları yere yükledikleri ağırlığı (anlamı) kaldıramazsınız!
Kürtler'in neden bu kadar güzel 'oturduğunun' cevabı da, Kürtler'i neden 'aç bırakamayacağınızın' cevabı gibi, “Mankara'nın taşı”nda (Yaşar Kurt'a sevgiler!) gizli. Kürtler iyi oturuyor, çünkü ayakta durmalarına izin vermiyorsunuz. Kürtler'i aç bırakamazsınız, çünkü bugüne kadar siz doyurmadınız!
Kürt şehirlerinde, “insan” ve “hak” kelimelerinin yan yana gelmesini ömürleri boyunca beklemiş, bu dileklerinin gerçekleşmesinin imkansızlığını görünce de ölümü beklemeye başlamış 90'lık ninelerle dedeler, yıllardır 'oturuyorlar' ve onca yoksulluğa, onca imkansızlığa rağmen de, gayet toklar, bilesiniz! “İnsanca bir yaşam”a aç değiller, çünkü sizinle kıyasladığımızda görüyoruz ki, son derece insanca yaşıyorlar zaten. Zira insanlığın değeri, sizin aşağılık piyasalarınızdaki 'çul-çaput' endeksiyle körelmedi henüz. (Artık, önünüzdeki maçlara bakarsınız!) Ama evet, barışa aç oldukları doğrudur; ben bizzat şahidim! Onlar, ne kadar dışarı itmeye çalışsanız da, kaçınılmaz bir biçimde iç içe geçtikleri kardeşleriyle burada ve böyle yaşamak istiyorlar. 'Öyle' değil ama, böyle! Oldukları ve daha fazlasını, daha azını, daha farklısını olmak istemedikleri gibi. Kendileri gibi. Onlar daha küçücük çocuklarken, barışı beklemekten sıkılmış ve muhtemelen gözleri açık gitmiş kendi dedeleri gibi. Sordukları soru da, o kadar basit ki. Bilirsiniz, insanlar yaşlandıkça daha 'kolay yerlerden' sormaya, hatta çoğu zaman da sormamaya başlarlar çünkü. Diyorlar ki: “Böylesi bir dilek için savaşılır mı? Neden 'olduğum gibi' kalmak için, silah kuşanmak zorunda kalayım?”
Var mı bir cevabınız? Yok herhalde. O zaman devam edelim:
Kürt şehirlerinde, “insan” ve “hak” kelimelerini ayrı ayrı verdiğinizde, cümle içinde dilleri, elleri döndüğünce kullanabilecek, ama aynı kelimeler yan yana geldiğinde kaşlarını çatıp, sorgulayan, hatta açık seçik ve gayet haklı bir biçimde hesap soran bakışlarını gözlerinizin tam içine dikecek güzeller güzeli çocuklar da, artık 'müsait bir yer' aramaksın 'oturmaya' hazırlanıyorlar... Onlar, barışın hakim olduğu bir ülkenin, henüz kimliklendirilmedikleri, kimlik bilmedikleri için umutlu, ama kendi ailelerince kimliklendirildikten, sizin tarafınızdan da yaftalandıktan hemen sonra yüzleri daha da asılacak, kaşları daha çatılacak, 'bilinmeyen' bir hayatın aday adayları. Kürt çocukları, gözleri nemli dedelerinin ellerinden tutmuş, kendi açlıklarına talipler şimdi. Yokluklarının değil ama, varlıklarının açlığına. Murathan Mungan'ın “Beşpeşe”de4 bahsettiği o “taşı taş yapan kaderi” gibi, “Kürt'ü Kürt yapan kaderin” açlığına.
Onları öldürebilirsiniz; bunu uzun zamandır başarılı bir biçimde de yapıyorsunuz zaten. Onları panzerlerinizin altında ezebilirsiniz, yaşlarından çok kurşun sıkabilirsiniz; nasıl bir “çatışma”ysa artık, evlerinin salonlarında çizgi filmlerini izleyip neşeyle gülüşürlerken, alınlarının çatısından vurabilirsiniz. Onları kuyulara gömebilirsiniz, onları memleketlerinden ve hayatlarından çileli bir sürgüne gönderebilirsiniz, canlarını istediğiniz kadar yakabilirsiniz; ama onları büyütmeyen bu acılar nedeniyle her biri biraz 'çocuk' olan KÜRTLER'i, aç bırakamazsınız.
Çocuklar, ki onlar dedelerinden de fazla yer kaplar; bir otururlarsa, ne yapsanız, baş edemezsiniz.
Çocuk oturur, kaldıramazsınız! Kalkar, durduramazsınız!
Ve bir gün, artık cevabını alamadığı sorular sormaktan sıkılan çocuk da yıkar perdeyi, haykırır çığlık çığlığa:
Sen, apoletli devlet, merhametsiz adalet! Sen mi aç bırakacaksın bizi? Bugüne kadar hiç doyurdun mu ki, şimdi aç bırakacaksın?
Çekil tahtına, kendi aç gözlü 'tokluğuna' tap; AÇLIK BİZİMDİR!
'Ferman padişahın, dağlar bizimdir'!
________________________________________________________________________________________
..Ben ancak kendi yüreğimi verebilecek güçteyim...
..Huner direweke kû rastî hîna me dike..
________________________________________________________________________________________